Afşin Hakkında

   Kuruluş tarihinin Hitit’lere kadar (M.Ö.3000) uzandığı sanılan Afşin Çevresinin M.Ö 750 yıllarından itibaren Asur egemenliğine girdiği bilinmektedir, M.Ö. 546 tarihinde Perslerin (İranlılar) daha sonra M.Ö. 333 tarihinde ise Makedonyalıların egemenliğine giren yöre Roma çağında canlı bir ticaret merkezi olmuştur. Afşin, Roma imparatorluğunun yıkılmasından sonra Bizans toprakları haline gelmiş, bölgeye zaman zaman Araplar hâkim olmuşlardır. 1071 tarihinde Malazgirt zaferi ile Anadolu da yerleşmeye başlayan Oğuz Türklerinin bölgeye yönelen kolu, Afşin bey komutasında, Bizans egemenliğine son vererek, bölgede Selçuklu egemenliğini tesis etmişlerdir. Dulkadir Beyliğinden sonra 1572 tarihinden itibaren Osmanlı egemenliğine giren Afşin, Elbistan ilçesine bağlı bir Bucak Merkezi iken, 02.08.1944 gün ve 4642 sayılı kanunla 1944 yılında ilçe merkezi olmuştur.

             İlçenin tarihi gelişmesini üç ana bölümde inceleyebiliriz

Türklerden Önceki Dönemi

Afşin’in kuruluşunun Hititlere kadar uzandığı çeşitli kaynaklarca ifade edilmektedir. Kahramanmaraş yolu üzerindeki Döngele Köyünde yapılan kazılarda M.Ö.1900 tarihlerinden itibaren bölgede Hitit uygarlığının varlığı ortaya çıkartılmıştır. Kahramanmaraş yakınlarındaki Himdi köyündeki kazılardan da M.Ö.750 yıllarından itibaren, bölgede Asur egemenliğinin varlığı öğrenilmektedir. M.Ö. 546 tarihinde Pers kralı Kurus ‘un Lidya kralı Krazüs’ ü mağlup etmesi ile bütün Anadolu Pers egemenliğine girmiştir. M.Ö.333 yılında Makedonya kralı Büyük İskender’in, Afşin-Elbistan üzerinden İran’a yürüdüğü, daha sonra Romalıların egemenliğine giren Afşin’in Roma çağında Arabissos adı ile canlı bir ticaret merkezi olduğu çeşitli kaynaklarca belirtilmektedir. Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra, Bizans toprakları haline gelen bölgeye, zaman zaman Araplar hakim olmuşlardır. ” (Baran 1985) ” 779-780 yıllarında Abbasi Halifesi EI-Mehdi ‘nin Efsus, yani Afşin yöresine gelerek, şehre yakın bir yerde karargah kurduğu görülür. Şehrin o zaman Yakubi mezhebine bağlı Piskoposluklardan birinin merkezi olduğunu öğreniyoruz. Müslümanlar fırsat buldukça, Afşin-Elbistan ovasına akınlar yaptılar. Buradan kayseri gibi daha kuzeydeki bölgelere yapılan seferlerde, burayı geçit olarak kullanıp kuzey seferlerine buradan geçtiler. ( Sümer 1989)

        Kentin en canlı dönemlerinin Roma-Bizans çağları olduğu Kahramanmaraş müzesinde ve ilçenin Parkında sergilenen heykel ve sütunlardan anlaşılmaktadır. Ayrıca sağlık meslek lisesi (önceki sağlık ocağı) bahçesinde Bizanslılar ‘dan kaldığı sanılan 2 m yüksekliğindeki silindir şeklinde, düzgün geometrik yapıya sahip bir yazılı taş da mevcuttur. Hükümet konağı ile Afşin Bey ilkokulunun bahçesinde çok sayıda farklı boylarda benzer sütunlar mevcuttur.

      Kentin ilk yerleşme merkezi olan kalede yapılan araştırmalarda yine Bizans çağına ait olduğu sanılan 5-6m uzunluğunda 1.5m yüksekliğinde bir sur kalıntısına rastlanmıştır. Çevresi konutlarla kuşatılmış olan bu sur kalıntısı üzerinde herhangi bir araştırma yapılmamıştır.

Afşin yakınlarında en eski tarihi kalıntı, kente 7 km mesafedeki Eshabü’I-Kehf küllüyesidir. Eshabü’l-Kehf ’te kiliseden dönüştürülen bir cami ribat ve kervansaray yer almaktadır. Buradaki ilk yapıt kente hüküm süren Bizans kumandanı Dakyanus ‘tan kaçan ilk Hıristiyanlarca kurulan bir kilisedir.

“İlçe merkezine 35 km uzaklıkta olan Kaşanlı köyündeki kız-oğlan kayası olarak bilinen kaya kabartmasının, Bizans sanatının bir örneği olduğu İsa, Meryem ve aziz Yuhannes figürlerinden anlaşılmaktadır. Başı Haleli Bebek İsa, solunda aziz Yuhannes ile birliktedir. Meryem ise sandalyede oturur biçimdedir.

Hurman kalesi; Marabuz köyünde, Hurman çayının kuzeyindeki sarp kaya üstündeki yapıt, tarihi belli olmamakla beraber Bizans döneminden olduğu sanılan 10-15m yüksekliğindeki surlar 8 burçla güçlendirilmiştir.

Afşin-Tanır nahiyesine bağlı yassı höyük çevresindeki buluntular burada bilimsel kazı yapılması gerekliliğini göstermektedir. Köy çevresinde Roma dönemi su yolları, duvarlar, bentler bulunmaktadır.” (Yurt ansikfopedisi1982-1983).

“Afşin’e 14 km mesafede bulunan Arıtaş (Hunu) kasabasında da Bizanslılardan kalma büyük bir höyük bulunmaktadır.

Kasabanın merkezinde bulunan höyükte (kale) bugüne kadar herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Edinilen bilgilere göre Bizans İmparatoru Romen Diagen ‘in esaretinden sonra meydana gelen karışıklıklardan istifade ederek Güney Anadolu’ nun bir kısmını ve bu arada Elbistan bölgesini de ele geçirmiş olan Fileretos 1073 tarihinde Hunu ‘da ermeni rahiplerini toplatarak bir Katalikos seçtirmiştir ve burasını katalikos’ luğa merkez yaptırmıştır.” (Yinanç, M.H: İslam ansiklopedisi dördüncü cilt).

Bütün bu bilgilerden anlaşılacağı gibi Afşin in yakın çevresinde ve kent merkezinde bulunan tarihi kalıntılar, Türklerden öncede buranın çok önemli yerleşme merkezi olduğunu göstermektedir. Bu bilgilerden sonra şehrin kuruluş yerinin kale ve çevresi olduğu kesinlik kazanmaktadır. Halen çevresi eski evlerle kuşatılmış bir tepe üzerinde yer alan kale kuruluşundan bu güne kadar yerleşim yeri olarak kalmıştır.

Şehrin kuruluş yeri olarak buranın seçilmesinin nedenleri arasında doğal koruma sebebiyle savunmanın kolay olması, yakınında dini kurumların varlığı önemli rol oynamaktadır. Örneğin Eshabü’f- Kehf gibi kutsal bir yerin kentin yakınında bulunması ve buraya giden tek yolun Afşin üzerinden geçmesi, kutsal yerleri ziyarete gelenlerin bir kısmının Afşin de konaklaması, doğudan batıya giden yol üzerinde bulunması, Afşin’ nin ilk çağda önemli bir yerleşme merkezi olmasını sağlamıştır. Ayrıca ilk çağlarda ipek yolunun da buradan geçtiği birçok kaynaklarca belirtilmektedir. ( Afşin’in kuruluş ve gelişmesi A. Firikçi S. 26-29)

           Afşin -Elbistan ovasında eski zamanlardan beri her bakımdan önemli dört  yerleşim merkezi vardı: Afşin (Arabissos, Efsûs, Yarpuz), Elbistan (Plasta), Hurman (Aromane, Rumman), ve Arıtaş (Hunu, Honion) Dini bakımdan önemli olan şehir Afşin idi. Antakya Piskoposlarından Eudoxios ile İmparator Maurice ‘nin (582-602) Afşin de doğmaları ve Aziz Krisostomos ‘un burada yaşaması şehrin ehemmiyetini açıkça ortaya koyar.
Marice tarafından idare edildiği zamanda Afşin, en parlak devrini yaşamıştır. 584-¬585 yılında vukû bulan korkunç yer sarsıntısı şehre telafisi imkansız zararlar vermiştir. Halife Hz. Ömer devrinde Arapların hücumuna uğrayan Afşin’in bir ören haline geldiği bildiriliyor. Fakat bu felaketlere rağmen Afşin varlığını sürdürdüğü gibi, uzun asırlar yörenin merkezi olmak vasfını da korumuştur. Bununla beraber Şehrin asıl talihsizliği Müslümanlarca Orta Anadolu’ya yapılan seferlerin yolu üzerinde bulunması idi. 0 zamanlar Afşin yöresine gitmek için en sık kullanılan yol Hades (şimdiki Pazarcık’a bağlı Göynük köyü )`ten pek sarp dağların içinden gidilip Afşin ’e yakın yerdeki Akçaderbent (şimdiki Derbent köyünün bulunduğu yer) geçilerek ovaya ulaşılan yol idi. Yol bu vasfını Osmanlı Devrine kadar devam ettirmiş ve bu devirden itibaren Ordular ve hatta büyük kervanlarca kullanılmaz olmuştur.

          779 veya 780 yılında Abbasî Halifesi El-Mehdî ‘nin Efsûs yani Afşin yöresine gelerek şehre yakın bir yerde karargah kurduğu görülüyor. Bu münasebetle şehrin, o zaman Yakubî Mezhebine bağlı Piskoposluklardan birinin merkezi olduğunu öğreniyoruz. Bu husus Afşin bölgesindeki halktan mühim bir kısmının o zamanlar Süryani asıllı olduğunu gösteriyor. Halife, EI-Mehdî Afşin-Elbistan ovasını pek sevmiş ve hatta kendi adını taşıyan bir şehir kurmayı arzu etmişti. Müslümanlar fırsat buldukça Afşin-Elbistan ovasına akınlar yaptılar ve Kayseri gibi daha kuzeye yapılan seferlerde de buradan geçtiler.

         EI-Mehdî ‘nin oğlu Harun Er-Reşîd zamanında ünlü kumandanlardan Abdurrahman B. Abdülmelik ‘in Efsûs ‘a bir akın düzenlediği kaynaklarda anlatılır. Adı geçen Halifenin oğul ve torunları zamanında da birçok İslâm ordusu Efsûs yöresine akınlarda bulunmuşlardır. Mamafih bu seferlerden bir kısmı da Malatya yolundan (¬Malatya-Arka-Vâdiyü’I-Hicâre-Vâdiyü’I- Bakar konaklarından geçilerek) yapılıyordu.

X.Yüzyılın birinci yarısında Abbasî İmparatorluğu iyice parçalanmış, Irak’ta bile kuvvetini hissettiremeyecek bir duruma düşmüştü. Bizans bundan faydalanarak karşı taarruza geçti ve birçok yöreleri ülkesine katmaya muvaffak oldu. Bizans’ a karşı, kuzey Suriye ve Cezîre ‘nin (Kuzey Irak ve bazı Güney Anadolu yöreleri) hakimleri olan Hamdanî hükümdarları karşı koymaya çalıştı. Bu cümle adı geçen hanedanın en büyük hükümdarı olan Seyfü’ d-devle, Bizanslıların 944-945′te K. Maraş ‘tan sonra Antakya önlerine kadar yaptıkları bir akının öcünü almak için 946 yılında yukarı Ceyhan havzasına girerek Es-Safsaf ve Arabissos (Efsus)’u yağmaladı. Buradaki Es-Safsaf SÖĞÜT demek olup bu adda bir kasaba veya bir köy muhtemel olarak Söğütlü çayının kıyısında bulunmakta idi. Seyfü ‘de-Devle ‘nin en ünlü ve muktedir kumandanlarından birinin “Türk Yemek” olduğunu biliyoruz. Bu Türk kumandanının Kimek elinin yemek boyundan olduğu için böyle anılmış olması muhtemeldir. (ölümü:951-2). Bizanslılar 948-949′da Hades ‘i (Göynük) alıp surları yıktılar. Maraş da onların eline geçmiş, Seyfü ‘de-¬Devle şehri geri almaya muvaffak olamamıştı. Bu cesur ve gayretli Hükümdarın 950′de Afşin yöresine yaptığı seferde felâket ile sonuçlanmış ve bu yüzden bu sefere “gazvetü ‘I¬ musîbe” (felâketli akın) denilmiştir. Gerçekten, sefer dönüşünde Afşin Göynük arasındaki bölgede Bizanslıların pususuna düşen Hamdâni hükümdarı 5000 şehit, 3000 tutsak vererek ordusunun hepsini kaybetti ve tek başına denilebilecek bir durumda Halep’e döndü. Fakat Seyfü ‘de-Devle bu büyük felâket karşısında asla yılgınlığa düşmedi; 951′de topladığı yeni askerlerle Arabissos ‘a yani Afşin’e geldi; karşısında 40.000 kişilik bir Bizans ordusunun mevki alması ve kışın da yaklaşması üzerine Diyarbakır’a hareket etti; oradan Halep’e ulaştı. Bu gayretle emir, 953′de Maraş civarında ertesi yıl da Hades (Göynük) yakınındaki Uhaydip dağında parlak zaferler kazandı. Zafer sonucunda, bir çok Bizans kumandanı tutsak alınmış ve zengin bir ganimet ele geçirilmiştir. Fakat Seyfü’de Devle, kuvveti kafi gelmediği için, fazla dayanamadı 967 yılında  Seyfü’de  Devle’nin vefatı Bizanslıların işlerini kolaylaştırdı. Başarılarını sürdürüp sınırlarını doğuda Ani’ya, güneyde Lazkiye’ ye kadar götürmüşlerdir..
c – Türkler Dönemi
1071 Malazgirt zaferiyle Anadolu’da yerleşmeye başlayan Oğuz Türklerinin bölgeye yönelen kolu, Afşin Bey komutasında Bizans egemenliğine son vererek bölgede Selçuklu egemenliğini kurmuşlardır. Kentin şimdiki adı olan Afşin in bölgeyi fetheden kumandanın isminden geldiği çeşitli kaynaklarca ifade edilmektedir.

          Afşin de en önemli tarihi kalıntı şüphesiz Eshabü ‘I-Kehf külliyesidir .”Bizans devrinde olduğu gibi Selçuklular’ ın fethinden sonra da bir ziyaretgah haline gelen Efsus, Eshabü’I¬Kehf mağarası bitişiğinde bulunan kilise harebeleri üzerine 13.yüzyıl başlarında Maraş valisi Nusret Üddin Hasan tarafından ribat, İzzettin Keykaus devrinde 1215 yılında, cami ise Alahaddin Keykubat zamanında 1233 tarihinde inşa edilmiştir.” (Yinanç 1988).

Moğollar’ın istilasıyla parçalanan Selçuklular Anadolu’da varlıklarını küçük beylikler halinde sürdürmüşlerdir. Bu beyliklerin en önemlilerinden biriside Dulkadir Beyliği’dir. “1395 yılında İlhanlı hakimiyetinin çöküşü üzerine, Elbistan ve K.Maraş’a Dulkadirliler hakim olmuşlardır. Halep’ten başlayarak Amanoslar’ın doğusundan Elbistan’a kadar uzanan bölgeye yerleşen Türkmenler, Oğuzlar’ın  Bozok koluna mensup idiler. Dulkadirli halkını teşkil eden cemaatler çoğunlukla Bayat, Avşar, Beydilli boylarından idiler. Ancak Dulkadir Beylerinin hangisine mensup oldukları kesin olarak bilinmemektedir. Daha çok Bayatlar ‘dan olması muhtemeldir. “(Yinanç 1989) Afşin’de Dulkadir oğlu Beyliği egemenliğinin sürdüğü 200 yıla yakın bir dönemde, Bizanslılar ‘dan kalma kale kalıntısından başka, kentin ticari merkezinde kalmış olan Dedebaba türbesi de bulunmaktadır. Türbenin konumu bu Beylik döneminde yerleşimin kalenin kuzey batısındaki düzlüğe kadar uzandığını  göstermektedir.
Dulkadir Beyliğinin 1522 tarihinde Osmanlı topraklarına katılmasıyla bu bölge Osmanlı hakimiyetine girmiştir.

Afşin’in Selçuklular ve Dulkadir Beyliği dönemlerinde kuzeye doğru gelişme gösterdiği bu dönemde yapılan eserlerde anlaşılmaktadır. Bizanslılardan kalan kale ve  Selçuklular ‘dan kalan Dedebaba türbesinden sonra Osmanlılar döneminde yapılan ulu camii ‘de Afşin’in kuzey yönünde gelişmiş olduğunu kanıtlamaktadır. Bu dönemde yapılan en önemli tarihi eser Pir Ali (Ulu) Camii’dir.

Bu caminin yapılışı ile ilgili bilgiler caminin kitabesinde belirtilmektedir. (Bu camii mübareki inşa ve tamir eden Danişment aşiretinden Pir Ali oğlu Muhammet, Sultan Süleyman oğlu Selim zamanında Allah’ın rızasını ve mağfiretini dileyerek cami de Kuran okuyan, itikaf a girenleri Rabbim mağfired et. Bu camiye Halis niyet ile girilir ve çıkılır. Sene Zilhicce ayı 978 Kurban Bayramı (1570) sen-i hicri ve kameri.

Bizanslılar ve Selçuklular zamanında Arabissos ismiyle anılan Afşin, Arapların hakimiyetine geçtikten sonra, İslamiyet döneminde “Efsus” (Yinanç, Elibüyük 1988) almış daha sonraki yüzyıllarda ise “Yarpuz” (Yarpız) (Yinanç, Elibüyük 1988) adıyla anılmıştır. Bu ad, 1944 yılında Belediye Meclisi kararıyla Türk komutanı Afşin Bey adına izafeten resmen Afşin olarak değiştirmiştir.
d- Afşin Bey Dönemi
Sultan Tuğrul ve diğer büyük Selçuklu Devleti sultanları Alp Arslan ve Melih Şah devirlerinde, Anadolu’nun fethine aralıksız olarak devam edildi. Emir Afşin’i ilk kez, Sultan Alp Arslan zamanında tarih sahnesinde görüyoruz. Şöyle ki; Sultan Tuğrul’dan sonra Büyük Selçuklu Devleti sultanı olan Alp Arslan, 1064 yılında, Gürcistan ve Doğu ¬Anadolu’ya başarılı bir sefer düzenledi ve fethettiği bölgelere Selçuklu Valileri (Van Gölü havzasına: Sakaroğlu Ebü Dülef’i; Anı yörelerine: Ebussevaroğlu Minuçehr’i; Gürcistan’a emir Fadlun’u) atadı. Ülkenin doğu sınırlarında da fetihler yapmak isteyen Sultan, bir süre sonra Anadolu’dan ayrıldı. Bununla birlikte o, bütün Selçuklu emir ve kumandanlarına “Anadolu’da fetihler kesintisiz olarak sürdürmeleri ” buyruğunu verdi; özellikle 1066 yılında değerli ve deneyli Selçuklu devlet adamı Hacip Gümüştekin’i, Afşin ile birlikte Anadolu fetihlerini yönetmekle görevlendirdi. Böylece Sultan Alp Arslan ve diğer Selçuklu emir ve kumandanlarıyla Anadolu seferlerine katılmış olması mümkün olan Afşin Bey’in kaynak(arı yetersizliği sebebiyle, ancak ilk kez, bu tarihte, tarih sahnesine çıktığını görmekteyiz. Afşin ve diğer emirlerin kumandasındaki Selçuklu birlikleri, Murat ve Dicle ırmakları havzalarından ilerleyerek güneye Elcezire’ye inip Ergani ve Nizip yörelerindeki Bizans kalelerini fethettiler, Nusaybin’i de kuşattılar. Daha sonra özellikle Afşin Bey, Fırat ırmağını geçerek Adıyaman yörelerine geniş ölçüde akınlar yaptı. Bunun üzerine Bizans üç kumandanı Aruandanos, Selçuklu kuvvetlerinin önünü kesip bir baskın girişiminde bulundu ise de Hoşin kalesi yörelerinde yapılan savaşta ağır bir yenilgiye uğratıldı, Aruandanos da tutsak alındı. Fakat o; 40 bin altın kurtuluş akçesi karşılığında serbest bırakıldı. Bu başarılı seferden sonra Gümüştekin, Afşin ve diğer Selçuklu komutanları, büyük ganimet ve çok sayıda tutsaklarla Anadolu fetihlerinde, Selçuklu hareket üssü haline getirilen Ahlat’a döndüler. Fakat burada Afşin Bey, kaynaklarda adı belirtilmeyen bir kardeşini öldüren hacip Gümüştekin’i bir münakaşa sırasında öldürdü. Böylece değerli bir Selçuklu devlet adamını öldürmesi sebebiyle, Sultan Alp Arslan’ın gazabından korku ve endişeye kapılan Afşin, buyruğu altında bulunan çok sayıdaki Türkmen atlarıyla Ahlat’tan ayrılıp batı yönünde Anadolu içlerine dalarak akınlara başladı. Genel karargâhını ortaçağlarda Karadağ adıyla anılan Amanos dağlarında kuran Afşin Bey, gönderdiği bir kısım kuvvetlerle Gaziantep’in kuzey batısındaki Dülük şehrini ele geçirdi; bin atlıdan oluşan başka bir birliği de Antakya yönüne sevk edip akınlarda bulundu (Agustos 1067) Daha sonra Afşin, kuzeye Malatya ya yöneldi ve şehir yörelerinde karşılaştığı bir Bizans kuvvetini yenilgiye uğratıp darmadağın etti. Ölümden ve tutsaklıktan kurtulabilenler, güçlükle Malatya kalesine kaçtılar.

Tohma suyu vadisi boyunca ileri harekatını sürdüren Afşin Bey Kayseri’yi geçici olarak fethetti. Bunu izleyen günlerde o, Karaman yörelerine değin akınlar yaptıktan sonra Roros ve Amanos dağları yoluyla Kuzey Suriye’ye gelerek Anadolu’da ele geçirdiği çok sayıdaki ganimet ve tutsakları, önemli bir ticaret merkezi olan Haleb pazarlarında sattı (1067 sonları) Ertesi yıl (1068) Halep’ den ayrılan Afşin, yeniden Antakya yörelerine gelip akınlarına devam etti. Onun giriştiği bu hareket sonunda Halep-Antakya sırasındaki bütün yöreler akınlara uğratılmış ve dolayısıyla sayısız ganimet ve tutsak ele geçirmişlerdir. Afşin Bey, bu arada Antakya’yı şiddetle kuşatmaya devam etmekteydi; şehir neredeyse düşmek üzereydi. Fakat bu sıralarda, Anadolu’da giriştiği askeri hareketler ve dolayısıyla Bizans’a ağır darbeler indirmesi sebebiyle sultan Alp Arslan, ona güzel bir mektup göndererek “Kendisini affettiğini” bildirdi. Bunun üzerine Afşin, Antakya’nın Bizans valisiyle “100 bin altın, savaş aletleri, değerli giysi ve kumaşlar” karşılığında bir anlaşma yaparak kuşatmayı kaldırdı ve sultanın katına çıkmak üzere, Antakya’dan ayrıldı (Nisan 1068).

İşte bu sıralarda Emir Afşin, Ahmetşah’la birlikte Orta-Anadolu yönünde akınlara başlayarak Sakarya ırmağı vadisine kadar ileri harekatını sürdürdü. İstanbul Çukurova yolu üzerinde, önemli bir konuma sahip olan Emirdağ yörelerindeki ünlü Amürüyye (Amorion) kentini ele geçirerek yerle bir etti. Bunu haber alan ve son derece üzülen İmparator, Afşin’in yolunu kesmek amacıyla, derhal harekete geçtiyse de Afşin’in bir yıldırım hızıyla sürdürdüğü hareket sebebiyle, bunu başaramadı ve kış mevsiminin gelmesi sonucunda da İstanbul’a dönmek zorunda kaldı.

Romanos Diogenes ‘in İstanbul’a dönmesinden sonraki günlerde (1069 yılı) Afşin Bey, Sandak Ahmetşah, Türkman, Demeçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş ile birlikte güneydoğu bölgelerinden Anadolu’ya yeniden akınlara başladı. Bu akınları önlemek üzere, imparatorun gönderdiği kuvvetler, özellikle Afşin Bey tarafından bozguna uğratıldılar. Bunun üzerine imparator, bu kez, Manuel Komnenos ve Philaretos Brachamios kumandalarında, Sivas ve Malatya’ya iki ordu gönderdi, üçüncü bir orduyla da bizzat kendisi harekete geçerek kayseri yörelerine geldi ve Fırat ırmağına kadar harekatta bulundu. Onun asıl amacı, Selçuklu harekat üssü Ahlat’ı almak Selçukluların eline geçen belli başlı kaleleri yeniden ele geçirmek ve dolayısıyla Selçukluları güya Anadolu dan çıkarmak idi. Bu planını uygulamak üzere harekete geçen Romanos Diogenes,  Harput yörelerine geldiği zaman Afşin ve diğer Selçuklu komutanları, Philaretos un savunduğu Malatya’ ya saldırarak buradaki Bizans kuvvetlerini yenilgiye uğratıp perişan ettiler. Ancak çok az sayıdaki bir askeri birlikle Malatya’dan kaçmayı başaran Philaretos, güçlükle imparatora katılabildi. Buna rağmen imparator, söz konusu planı uygulamakta ısrar ederek ilerliyordu. Fakat bu sıralarda Afşin Bey ve adları geçen Selçuklu kumandanları, akınlarını sürdürerek, başta Konya ve Karaman olmak üzere birçok il ilçe ve kaleleri istila ile ele geçirmekte idiler. Özellikle Orta -Anadolu’nun önemli bir şehri olan Konya’nın Selçukluların eline geçtiğini haber alan imparator, harekatını durdurarak Selçuklu kuvvetlerinin yollarını kesmek amacıyla, Kayseri’ye geldi. İmparatorun bu planını tespit eden Afşin Bey ve diğer Selçuklu kumandanları, onun bütün bu çaba ve önlemlerine rağmen hiçbir kayıp vermeden Toros dağları geçitlerinden güneye inerek kuzey Suriye’deki Selçuklu harekat üssü haline getirilen Halep`e ulaşmayı başardılar. Böylece Romanos Diogenes, düzenlediği bu ikinci Anadolu seferinde de başarılı olamayarak İstanbul’a döndü. Bununla birlikte o, bitip tükenmek bilmeyen Selçuklu akınlarını durdurmak için 1070 yılında, Anadolu’ya üçüncü bir sefere çıkmak istemişse de bazı saray mensupları, kendisine engel olmuşlardır. Bunun üzerine o, Manuel Komnenos’u Doğu Orduları Başkomutanlığına atayarak Anadolu’ya gönderdi.

Bu sıralarda, Sultan Alp Arslan’a isyan ederek kaçmakta olan eniştesi (kız kardeşi Gevher Hatun’un kocası) Erbasan (Erbasgan) çok kalabalık bir Na-vekiyye (Yabgulu) Türkmen kitlesinin başında olarak Kızılırmak kıyılarına gelmiştir. O’nun isyanına kızan Sultan Alp Arslan, Afşin Bey’i Erbasan’ı yakalayıp kendisine getirmekle görevlendirdi. Öte yandan Erbasan, Sivas yörelerinde, kendisinin yolunu kesmeye çalışan Manuel Komnenos’u bozguna uğrattı, hatta onu, beraberindeki Nikephoros Melisenus ve daha bazı Bizans generalleri ile tutsak aldı. Fakat Erbasan’ın Afşin tarafından izlenmekte olduğunu öğrenen Manuel, onu ısrarla Bizans’a sığınmaya razı etti. Bunun üzerine Erbasan, Manuel ve diğer tutsak generalleri serbest bıraktı ve sultanın gazabından son derece korkusu sebebi ile ailesi ve bazı yakınları ile birlikte İstanbul’a gitti. İmparator Romenos Diogenes onu, sanki bir müttefik devlet başkanı gibi çok görkemli bir törenle karşılayıp kabul etti. Böylece tarihte ilk kez, bir Selçuklu Başbuğu Bizans’a sığınmış oluyordu. Öte yandan Erbasan’ı izlemekte olan Afşin bey, Sivas Kayseri arasındaki Bizans topraklarını ( işte buradaki toprakları alması sırasında Afşin adını bölgeye verildiğini görüyoruz) bir yıldırım hızıyla çiğneyip istila ettikten sonra Afyon, Uşak ,Denizli üzerinden Marmara denizi kıyılarından Üsküdar’a gelip burada çadırlarını kurdu.
e- Cumhuriyet Dönemi
Afşin’de yerleşmenin Dulkadir Beyliği döneminden itibaren, Kalenin Kuzeybatısındaki düzlüğe uzandığını belirtmiştik. 1944 yılına kadar Elbistan ilçesine bağlı bir nahiye olan Afşin’de asıl gelişme Cumhuriyet döneminde başlamıştır.  Bu dönemde kale çevresindeki merkez olmak üzere doğu, batı ve kuzeye uzanan anayollar boyunca gelmiştir. Mevcut olan Dedebaba Mahallesindeki, Ulu cami, Dedebaba türbesi ve bu alanın kuzeyi ile Pınarbaşı Mahallesinin batı kesiminde gelişmeler görülmüştür. Afşin bu dönemin sonunda 2.8.1944 gün ve 4642 sayılı kanunla ilçe merkezi olmuştur. Afşin’in asıl gelişmesi ve büyümesi ilçe merkezi olduktan sonra başlamıştır.